
Yeni değiller.İyiler.Kanada Toronto'dan çıkan Timber Timbre , Medicinals albümüyle kendilerini sevdirdi bana ve indie-folk sever insanların da dikkatlerini çekeceğini düşünüyorum.Özellikle Devandra Banhart'ı andıran birçok şey bulduğumu söyleyebilirim.Gerçi anlayamadığım bir şekilde,Banhart'ın aksine nerdeyse hiç tanınmıyorlar.Bu sessiz sedasız gidişatlarını müziklerindeki çekingenlikte de gösterirken bir yandan derinlerde folk, saykodelik ve blues girişimlerin meyvesini veriyor Timber Timbre . 2007 çıkışlı Medicinals albümünden önce 2005 te Cedar Shakes albümüyle çıkış yapmışlar fakat bana kalırsa ilk albüm heyecanındansa ikinci albümün yerini bulmuşluğu tercih edilesi görünüyor bu grup için. Enstrumantal bir girişten sonra There is a Cure parçasının karanlığına [...]

Hafızamda birkaç yıl önce Phonem müzik haftasından tadı damağımda kalan bir Four Tet & Lali Puna konseri var. O kadar güzel bi konserdi ki,pek sevgili Kieran Hebden'in yüzüne vuran ışığı dahi hatırlamaktayım. Bu 1980 doğumlı Kieran Hebden isimli İngiliz bayı hep harika aksak ritmleriyle dinledik durduk yıllarca, ve şimdi sıra yeni albümüne geldi Four Tet 'in . Bu dört şarkılık mini albüm sizi 32 dakikalık dolu dolu bir müzik ziyafetine misafir ediyor.Efsane jazz davulcusu Steve Reid ile beraber çalıştıkları bu albümde birçok genre [...]

Columbia Üniversitesi'nde tanışıp kendi çektikleri filmin adını gruplarına veren birkaç Brooklynli gençten oluşuyor Vampire Weekend. Mansard Roof ile başlayan albümünü duyduğumda trampetli kırmızı ceketli şişman çocukların arasında durduğumu hayal ettim ben. Annem de kim bu tamtam yapanlar diye bir soru sordu pijamalarını katlayıp dansederken. Haklı çıktı. Baya bir yanılmış kulaklarım, çünkü kendileri Afrika tınılarını koymuşlar indie-pop karışımlarına. Cape Cod Kwassa Kwassa isminden birşeyler çıkarabilirsiniz belki.Bu şarkıyı Rolling Stone 2007'nin en iyilerinden seçmiş. Mansard Roof'dan sonra benim favorim bu grubun "kendi adını taşıyan" albümünde. Etrafta okuduğuma göre Afro-pop yaklaşımlarının yanında Paul Simon'dan [...]

Yüzyıllar sonra merhaba! Bu posta özür dileyerek mi başlamalı bilemiyorum. Ama belki de herşeyin bir zamanı vardır. Şimdi birşeyler okumak herkesi daha da mutlu eder belki. Çok bilmiş tavşanlar olarak yazmadığımız süre boyunca kaçırdığımız bir sürü şey oldu tabiiki, şimdi yola kaç kişi devam ediyoruz onu bile bilmemekteyim açıkçası. Fakat biryerden başlamak gerekiyor galiba. Örneğin bana kalırsa yazmadığımızdan beri duyduğum en en en iyi şey Radiohead'in In Rainbows albümüydü. Tartışmaya gerek duymuyorum. Bir süre daha da böyle kalacaktır heralde. Girişimizi kısa kesecek olursak ilk değinmek istediğim grup Cajun Dance Party. [...]
Küresel ısınmanın global bilinçlenme sürecinde her ne kadar büyük markalar bunu aktüel bir pazarlama fırsatı gibi algılasalar da benim aklıma genellikle kaybedeceklerimizin müzikal boyutları geliveriyor. Yağmur çamur ben de sevmem ama havanın inceden kurumaya ve soğumaya başladığı o dönemle beraber gelen o depresif evde oturma ihtiyacı mesela… boş durmak için her şeyin feda edilebileceği rölanti psikolojisi. İşte biraz da o günlerin ilacı Apparat , nam-ı diğer Sascha Ring. 1997'de Berlin'e taşınan, ve 1999'dan beri Marco Haas a.k.a T. Raumschmiere ile Shitkatapult'un tahtlarında oturan Apparat [...]
Burayı fazla ciddiye aldık galiba. Yani 2-3 saat araştırma yapmadan, 10 gün boyunca aynı albümü dinlemeden, pitchfork ne demiş, kimle karşılaştırmış, aman onu da dinleyeyim diye konuları dağıta dağıta araları da açıyoruz fazlasıyla. Geçenlerdeki süper-düper Easy Stars All Star konseri öncesi; -ki her konser öncesi yaptığımız üzere- uskids'den ve müzikten konuşurken, diğer tavşanların Sayın Andrew Bird Bey'den pek de haberleri olmadığı anlaşılınca; görev edindim, arayı kapayayım dedim; hem de Andrew Bird Beylerin yeni albümleri çıkmamış olsa da internetin her köşesinde yerini aldığından, bu böyle biraz zatıallerini tanıtmak, biraz da yeni albümleri Armchair Apocrypha'yı anma yazısı olsun istedim. [...]

Tıngır mıngır yolculuk ettiğimiz trenimizle uzun zamandır bir istasyonda duraklamamıştık. Görünüşe göre Boşnak ve Japonların birlikte yaşadığı bu ilginç yer hakkında İbrahim'in diyecekleri var. Dinliyorum.. Kafam dalgın bir yerlere doğru gitmekteyim, kalabalıktan tiksinmeme rağmen inatla insanları yara yara ilerliyorum; ancak belli bir amaç uğruna değil, anlamsızca, zaman geçirmek niyetiyle, ayaklarımın beni götürdüğü yere doğru. Belki de bu hedefsizlik, bu ereksizlik beni bu başı boşluğa itti, sanırım bir tatile ihtiyacım var, kafamı dinlemeye, gelecek hakkında planlar yapmaya, hayatımda bazı şeyleri şekillendirmeye gereksinim duyuyorum. Peki böyle düşünmeme sebep ne? Bilmiyorum, belki de dün izlediğim filmden kaynaklanıyor [...]

Yazıya başlamak oldukça zor. Çünkü Arcade Fire için çok güzel olmuş, albüm tabi ki harika demek çok kolay belki de. Yazıya başlamak zor çünkü kendi penceresinden tüneller kazan bir adam ve Funeral rüyası üstüne kelimeleri o tarafa kaçırmak, demek istediğimden uzaklaşmak çok kolay. Bu nedenle merak etmeyin kimseyi tasvirlere boğmadan, lafı uzatmadan yazacağım bir albümün çıkış tarihini beklemenin ne kadar zor olduğunu anımsatan Neon Bible hakkında. Kendi isimli EP'leri, ardından ilk albümleri Funeral (2004)'dan sonra gelen ikinci çalışma Neon Bible 6 Mart'dan beri sokakta, yolda, işte, evde, okulda sadece kulağımda değil kafamda da dönüp [...]

Blur'den tanıdığımız Damon Albarn Gorillaz'daki katılımından sonra The Good, The Bad and The Queen 'e pike yapıyor, bu ekibe Verve eski üyesi Simon Tong ve The Clash 'ten bildiğimiz bassist Paul Simonon katılıyor ve grubun kendi adını taşıyan albümü çıkıyor. Ordan burdan toplama insanlardan genelde Spice Girls gibi grupların oluşmasını beklerken böyle yetenekli insanlar hammadde olunca gerçekten hoş bir sonuç ortaya çıkıyor. Albümün çıkış tarihinden oldukça uzun süre sonra indirip dinlemeye başladım şarkılarını, çünkü maalesef Pitchfork, Damon Albarn beyi yerden yere vurmuş,"Heryere pike yapınca tutmuyor bu işler evlat" gibi [...]

Dışarıdaki tüm gençler aynı gözüküyor bu günlerde. Eğlenmeye ihtiyaçları var. Sarhoş kelimeler kolay söylenir, kolay unutulur. Loli-pop anlar. Erimeye mahkum. Bloc Party'nin bağıra bağıra demek istediklerinden bir düzenleme, bu belki de bambaşka bir yazının konusu olabilecek giriş. Peki diğerleri gibi kendilerinin de yarattıkları, dans pistlerinin yalancı tadlarına karşı hırslanmış sözleri, (öz)eleştiriyi birçoğundan duymuyor muyuz? İnandırıcı geliyor mu? Pek değil. Fakat samimiyetinin altını bilinçaltımızda birileri doldurmayı başarıyorsa bu da Bloc Party'dir. Bloc Party'nin kasırga gibi esen müziğini ulaştırdığı yol bir şekilde inandırıcı, ikna edici. Çünkü müzikleri bir şekilde çok yoğun ve katı, son ter damlanıza kadar [...]

Öyle bir grup ki The Czars, birkaç hafta önce sabaha yakın bir saatte aniden hayatıma girdi ve bir anda başucu gruplarımdan biri oluverdi. Hani bazı vokaller, onun ötesinde o vokalle birleşen müzikler ilk duyduğunuz anda mıknatıs gibi çeker sizi kendine, yapışır kalırsınız grubun diskogrofisine. İşte John Grant'ın önderliğinde temelleri 94 yılında Denver'da bir barda atılan The Czars benim için bu tür istisnai gruplardan biri oldu… Bunda şüphesiz en önemli payı vokalist John Grant 'ın muhteşem sesi ve grubu çabuk benimsememi sağlayan 2006 tarihli cover albümü " Sorry I Made You Cry " paylaşıyor. Patsy Cline, ABBA, Connie [...]

Buyursunlar efendim, Yok ben grup mrup tanıtmayacağım bugün de. Yıllardır etkisini ve harikalığını yitirmeyen bir şarkıdan bahsedeceğim.Kiminiz bu şarkıyı Donnie Darko, ya da 24 Hour Party People filmlerini izlerken keşfettiniz, kiminiz ise brit sevgisiyle şu Joy Division da neymiş dediğiniz yıllarda pek muhteşem ve muhterem Ian Curtis beyin sesiyle paralize olup hop diye sizi içine alan introsunu nerde duysanız zıplamaya başladınız. Sonra kaotik aşk hikayelerine çok uygun sözleri olduğundan kendinizden ve yavuklunuzdan bir parça buldunuz ve bu şarkı bilimum kalp kırıklıklarına Ian'ın buz gibi sesiyle eşlik etti. Evet Love Will Tear Us Apart 'tan bahsediyorum. [...]
Blogger'da yer işgal edeli 2.5 ayı geçti. Bize yıllar geçmiş gibi gelen ama aslında kısacık olan bu sürede iyi kötü ama hep içtenlikle buraya başlıklar attık, altlarını doldurmaya çalıştık. Bildiğimiz kadarını yazdık, daha fazlasını değil, müziğe inanarak. Ve bir süredir aklımızda olan yeni bölümlerimizi uzun erteleyişler sonunda açmayı başardık. Nasıl adlandıracağımızı bilemediğimiz bu pek mütevazi alfa beta gaga sürümümüzün taze bölümlerine yandaki menüden ulaşabilirsiniz. Anasayfamızı sadece müzisyen ve albüm tanıtım/inceleme olarak devam ettirip, [uskidsknow-haber] 'de sıkça güncellemeye çalışacağımız müzik haberleri, [uskidsknow-konser] 'de gidip izlediğimiz konserler hakkında yazılar ve bol bol fotoğraf bulacaksınız. [uskidsknow-serbest] [...]

Artık bu indie gruplar da kendilerine acayip isim bulma konusunu abarttı diye düşünüyosanız, evet, ben de size katılıyorum. Özellikle birkaç ay önce size bu gece tanıtacağım grubun ismini ilk duyduğumda bunu farketmiştim. Ama Margot & The Nuclear So and So's 'a kızmayalım. Onlar güzel müzik yapıyorlar, sadece ilginç kimsenin anlamayacağı bir isim bulalım en indie biz olalım derdinde değiller. Gerçekten. Hem herkesin olduğu gibi onların da bir hikayeleri bir açıklamaları var bu isimleri için. Margot kısmı benim de pek sevdiğim "The Royal Tenenbaums" filmindeki Tenenbaum ailesinin evlatlık kızı olan ve yine pek sevdiğim bir karakter [...]

Tavşanların arasına katılmak için verdiğim uzun ve zahmetli uğraştan sonra ilk yazımda bu kadar zorlanacağımı düşünmemiştim açıkçası. Yine de başlangıç hem 27 Ocak gecesine (ki belki de bugüne kadar gittiğim en eğlenceli konserdi) hem de o gece yanıbaşımda zıpzıp zıplayanların bir tribute tadında olsun diye Ratatat ile açayım dedim bu defteri. New Yorklu Mike Stroud ve Evan Mast'tan oluşan Ratatat bağımlılık sınırlarında yaşayıp, 10 şarkıdan ibaret 100 günlük playlistlerle müzik tüketme merakında olan insanlar için ilaç gibi bir grup. Şarkı sözleriyle itelenen ve temcit pilavı gibi ısıtılıp periyodik olarak belli kolektif duygulara yol açan [...]

Clap Your Hands Say Yeah hakkında ilk ortaya çıktığı günden beri yazılıp çizilmeyen kalmadı. 2005'in belki en iyi albümü değildi ama en çok konuşulan olduğu aşikar. Mesele de bu zaten, konuşulması. Brooklyn ve Philadelphia'lı bu beş gencin adından bu kadar söz ettirmesinin asıl nedeni rayında seyreden indie müziğe sağlam bir çelme takmaları. Hiçbir producer'ın elinin değmediği, büyük plak şirketlerinin ağlarından sıyrılarak tamamen kendi release'leri olan debut'leri mükemmel bi konsept albüm, herkesin özlediği bir yenilikti. Kimse vokal Alec Ounsworth'ün detoneliğine, albümün anlamsız açılış şarkısına aldırmadı; "The Skin of My Yellow Country Teeth" yüzlerce kez dinledi, [...]
50'lerin B-Film soundtrackleri, olta ile sallanan tabaktan uçan dairelerin kol gezdiği bir Ed Wood başyapıtı ya da son derece ikinci sınıf vampirlerin ikamet ettiği bir trash korku filmi. İşte Messer Chups 'un kara parodi sörfü. "-Oliver, zaman makinemi getir. Geçmişe gitmeye karar verdim, geleceği bulacağım. -Hemen efendim.." Oleg Gitarkin'in bitmek tükenmek bilmeyen surf/easy listening gitar melodileri, Lydia Kavina'nın futuristik theremin dalgaları (ilginç notları sevenler için belirtelim Lydia theremini icad eden adam Leon Theremin'in yeğeni ancak ne yazık ki 2004'ten bu yana Messer Chups'a katkıları son bulmuş durumda, ayrıca theremin hakkında kafasında soru işaretleri olanlar için bkz.theremin [...]

Eğer herhangi bir müzisyen kendine "altın çocuk" diyorsa, sonra da grubunun ismi olarak bunu benimsetiyorsa ve bu adla 2 albüm çıkartıyorsa bu işte bir yanlışlık olduğu belli, "ukala, kendini beğenmiş adamın biri olsa gerek" deriz geçeriz. Shon Sullivan'a ukala demek pek doğru olmaz ama. Yaptığı minimalist, mütevazı müziği duyunca zaten ne demek istediğimi anlayacaksınız ama, ona bu "altın çocuk" ismini yıllar önce bir Avrupa turunda Elliott Smith'in verdiğini, Sullivan'ı "Hey, Goldenboy!" diye çağırdığını söylersem herşeyin daha anlam kazanacağı belli. Evet, bir insan kendi kendine altın çocuk diyorsa durum başka, Elliott Smith gibi, altın çocuklar [...]

Yılanlar, hayaletler, avcılar ve krallar, anneler babalar, başaşağı hissettiren aşklar, çocuklar, iki ayağının üstünde yürümek kadar küçük şeylerin bile cesaret gerektirdiğini anlatan masallar; tüm bunları dinlemek, sözleri kalbine yazmak, melodileri beynine kazımak, hayatından birşeyleri ilişkilendirmek, müziğe bir kez daha sıkıca sarılmak, inanmak. Spencer Krug 'la tanışmanın bu kadar ödüllendirici olacağını tahmin etmezdim. Spencer Krug birçok yüzüyle indie sahnesinde aslında. Kanada'nın bu parlak çocuğu 2005'in kesinlikle en iyi albümüne imza atmış Wolf Parade 'in solisti (co-solist Dan Boeckner ile birlikte) ve keybordçusu öncelikle. (Bu arada 2005 en iyi albüm saptamam için belirteyim, farkındayım ki Sufjan Stevens'ın benzersiz [...]